İSLAM REHBERİ
Muhyiddin İbnü'l-Arabî (asıl adıyla Ebû Abdullah Muhammed b. Alî b. Muhammed el-Arabî et-Tâî), İslam düşünce ve tasavvuf tarihinin en büyük kuramsal dehalarından, mutasavvıf, şair ve düşünürdür. Tasavvuf metafiziğini sistematik bir felsefi dille entelektüel boyuta taşıyan ve İslam irfan dünyasında **Vahdet-i Vücûd** (Varlığın Birliği) ekolünün kurucusu kabul edilen bir zirve isimdir. Ortaya koyduğu devasa ilmi külliyat, batıni ve zahiri ilimlerdeki benzersiz derinliği sebebiyle İslam aleminde **"Şeyhü'l-Ekber"** (En Büyük Şeyh) unvanıyla anılmaktadır.
1165 (Hicri 560) yılında, o dönem Endülüs Emevî medeniyetinin ve İslam dünyasının en parıltılı kültür merkezlerinden biri olan İspanya'nın Mürsiye (Murcia) şehrinde dünyaya gelmiştir. Soyu Arap dünyasının köklü ve cömertliğiyle bilinen Tâî kabilesine dayanır. Ailesi, nüfuzlu, varlıklı ve ilimle iç içe bir yapıya sahipti; babası dönemin büyük felsefi düşünürlerinden İbn Rüşd'ün yakın dostuydu. Sekiz yaşındayken ailesiyle birlikte İşbiliye'ye (Sevilla) taşınan İbnü'l-Arabî, burada dönemin en seçkin hocalarından Kur'an, hadis, fıkıh, lügat ve kelam dersleri alarak çok yönlü bir zahiri eğitim görmüştür.
Onun hayatındaki kırılma noktası, henüz gençlik yıllarında yaşadığı ve derin bir manevi uyanışa vesile olan şiddetli bir hastalık dönemi ve ardından girdiği inzivadır. Bu inziva esnasında kalbine doğan keşif ve ilhamlar, onun dönemin büyük filozofu İbn Rüşd ile tarihi bir görüşme yapmasını sağlamıştır. Akıl ile keşif (kalp gözü) arasındaki ilişkiyi sorgulayan bu görüşmede, genç İbnü'l-Arabî'nin verdiği olgun ve derin felsefi cevaplar İbn Rüşd'ü hayretler içinde bırakmıştır. Otuzlu yaşlarına kadar Endülüs ve Kuzey Afrika'nın neredeyse tüm ilim merkezlerini gezmiş, buradaki mutasavvıf kadın ve erkek mürşitlerden manevi feyiz almıştır.
1200 yılında, kalbine gelen manevi bir işaretle Endülüs'ten tamamen ayrılarak Doğu İslam coğrafyasına doğru uzun ve geri dönüşü olmayan mukaddes bir hicret yolculuğuna çıkmıştır. Kahire, Kudüs, Mekke, Medine, Bağdat, Musul ve Halep gibi İslam medeniyetinin kalbi olan şehirleri adım adım gezmiştir. Gittiği her yerde derin izler bırakmış, dönemin Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykâvus ve Anadolu Selçuklu ricali ile çok yakın ilişkiler kurmuştur. Anadolu felsefesini derinden etkileyen ve Osmanlı Devleti'nin manevi kurucusu kabul edilen Sadreddin Konevî'nin annesiyle evlenerek ona üveylik ve hocalık yapmış, bu sayede irfanî ekolünün Anadolu topraklarında kök salmasını sağlamıştır. Hayatının son dönemini geçirdiği Şam'da, devlet ricalinin ve halkın muazzam hürmetiyle karşılaşmış ve 1240 (Hicri 638) yılında burada vefat etmiştir. Kabri, Şam'ın Kasiyun Dağı eteklerinde, Yavuz Sultan Selim'in daha sonra adına yaptırdığı türbe ve caminin içinde yer almaktadır.
İbnü'l-Arabî’nin İslam düşünce dünyasına yaptığı en büyük hizmet, o güne kadar daha çok tecrübi ve ameli bir ahlak yolu olarak yaşanan tasavvufu, muazzam bir varlık felsefesi (metafizik) haline getirmesidir. Vahdet-i Vücûd anlayışıyla yaratıcı ile yaratılan arasındaki ilişkiyi, tecelli teorisiyle varlığın mertebelerini açıklamıştır. Yazdığı eserlerle fıkıh, tefsir, hadis ve tasavvufu iç içe geçirerek "Zahir ile Batın'ın" ayrılmaz bir bütün olduğunu savunmuştur. Onun düşünceleri, Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş felsefesine, Mevlevîlikten Nakşibendîliğe kadar neredeyse tüm tarikatların irfanî yapısına yön vermiştir.
Yaşamı boyunca 300'den fazla eser kaleme aldığı bilinen Şeyhü'l-Ekber'in en meşhur ve sarsıcı şaheserleri şunlardır: